merhaba sevgili okur, bu blog için ilk olmasa da belki de senin gördüğün ilk yazıdır. hoş geldin. blogumuz klimalıdır. 23 yaşında başlamıştım yazmaya, 6 senedir düzenli olarak yazıyorum aslında. gerek şarkı, gerek şiir, gerekse bloglara. kaçıncı blog sil baştan başladığım ve kaçıncı hayat sil baştan inşa ettiğim. biraz bunları konuşalım, o zaman yıllar sonra hoş geldin. başlayalım mı?
burada yazdığım tüm yazıları ayrı bir blog haline getirmeye karar verdim. belki instada da paylaşırım sırasıyla. üç gündür hepsini tek tek okuyup analiz ediyorum. 29 yaşında adhd tanısını yeni almış biri olarak, belki de 23 yaşında majör depresyon tedavisi ile uğraşan başka bir benim, benim yazdıklarımı okumaya ve yalnız olmadığını anlamaya ihtiyacı vardır. bazıları çok dark, bazıları çok yüzeysel. nöroçeşitlilik ya da bipolar gibi hastalıkların utanıp sıkılacak bir yanı yok bence. paylaşılmalı, farkındalığı da sağlanmalı. zira fark edildiğinde çok geç olduğunu, 6 yaşımdayken öğrendim. bu da başka bir blogun konusu…
yine kendimi bulmaya çalıştığım bir dönemden geçiyorum. tek fark var ki artık ne istediğimi ve istemediğimi net biliyorum. dürtüselliğin ne anlama geldiğini, neye sebebiyet verdiğini, adhd’nin ne olduğunu ve bu konuda neler yapıldığını detaylıca araştırdığım ve üzerinde uğraştığım bir dönemden geçiyorum. 29 yaşına kadar insanın kendini “tutunamamış” kategorisinden “hasiktir amına koyim bu hastalıkmış” noktasına çekebileceğini de böylece öğrenmiş oldum. tutunmaya çalışmıyorum, amacım oğuz atay’a konu olmak da değil tabii ki.
ailede yıllardır konuşulmayan konuları açmanın getirdiği “farklı” çocuk olmanın sorumlulukları var tabii ki. o yüzden tüm aile dizimini buraya dökemem, sadece fark ettiğim şey şu ki, bugüne kadar hiçbir şeyi sadece ben yaşamamışım. bilimin ve kültürün ilerlemesiyle “deli doktoru” sıfatından çıkıp hayatımızda yavaş da olsa yer edinen psikolog ve psikiyatrların ilk sanığı benmişim sadece. yıllar sonra sorulan bağzı soruların yükünü göğüslemek pek de kolay olmadı benim için. aslına bakarsan sevgili okur, içten içe tahmin ettiğin şeylerin gerçek çıkması kimi zaman da “ben biliyordum böyle olduğunu” dememeyi istetiyor sana.
aile hakkında otursak herhalde ikimiz de onlarca şey sıralarız peşi sıra. yoldan çevirsek, illa denk de gelir bize. şunu anlamamız gerekiyor sanırım “seninle başlamadı” kitabı, çok da ilim diyebileceğimiz durumda değil. zira baktığın zaman hala daha ağaçlarda uyuyan atalarımızın düşme refleksine sahip olup da birkaç yıl önce hayatta olan ebeveyn/akrabalarımızın “travma”larına sahip olmayacağımızı düşünmek, biraz iyi niyet gösterisi olurdu. bunu biraz daha açmak isterim izninle.
travmayı tırnak içine almamın nedeni aslında şu, onların yaşadığı olaylardan ziyade; onların o olaya verdikleri tepkiyi bence taşıyor olabiliriz. sorabiliyorsanız sorun bence annenize babanıza yaşadığınız bazı durumları. mutlaka 1-2 nesil öncesinde yaşanmıştır. bir makalede yapılan bir deneyi okumuştum, fareler üzerineydi her zamanki gibi; farelere belli bir kokuyu koklatıp aynı anda küçük elektrik şokları veriyorlar. yani fare, o kokuyu yalnızca bir koku olarak değil, bir tehlike habercisi olarak öğreniyor. yavrular o kokuyla cezalandırılmamış olmalarına rağmen aynı kokuya karşı tepki veriyorlar.
bazen susma refleksi, bazen parayı tutma şekli, bazen sevgiyi geciktirme alışkanlığı, bazen öfkeyi yutma biçimi de aileden kalıyor olabilir. biri bir şey yaşamış oluyor, biz de onu yaşamadan onun savunma sisteminden öğreniyor olabiliriz. sonra yıllar sonra kendini terapide, “ben neden böyleyim?” diye sorarken buluyoruz.
belki de bazı şeyler gerçekten seninle başlamadı ama seninle de devam etmek zorunda olduğu anlamına gelmiyor bence. sevgili okur, niyetim boş metafor kasmak değil btw. bence anlamışsındır ne dediğimi. bazen bir intihar notunda yazan “seni mutlu edemedim” cümlesi, öğrenilmemiş olsa da eski yaşanmışlıkların bir getirisidir. yaşanmışlık demişken, yaşamış mıyızdır bu hayatı önceden ya da yaşar mıyız yeniden?
biliyorum doğacaksın. umudusun sen bahtımın.
sevgiyle.
