merhaba sevgili okur, gecenin sikinde başladığım bu yazıyı günün ilk ışıklarıyla terk edip gideceğim belki de işe. bir süre sık sık yazıp sik sik konuşacağım. yazmak, hayata karşı protest bir duruş gibi ampırlaştırmadan yapacağım bunu. nasılsın? umarım yolundadır her şey. hayallerimin çocukluğumda anlatılan masallar kadar, güzel ve renkli bir arka bahçesi var. başlayalım mı?
uzun süredir ne yazıyorum ne de hayalimi dile getiriyorum. bunun biraz ihtiyaç olduğunu belirterek başlamak istiyorum bu geceki yazıma. çok da fazla bahsetmeyeceğim hayallerimden zira çiçekleri sadece kendine kadar.
uzun bir yazı olsun, her zamanki gibi herkes okumasın biz bize kalalım diye sakız gibi uzatacağım belki. belki de sakız adasında rakı içip sana olan aşkımdan bahsedeceğim. olamaz mı? muhtemelen olamaz, ne sevdim ne de sakız adasına gittim. seni demiyorum, konsept olarak diyorum. ne diyorum amına koyim. sus kimse duymasın, çiçeklerin canı yanar.
geçen gün hayatımın en ilginç iltifatını aldığım için girdik sakız adasına falan. yunan tanrısı gibiymişim. ne zeus ne perseus asıl tanrı bu deyyus. iltifat alınca ne yapacağımı bilemediğimden theofanis gekas diye bağırdım. bi’ iki haftaya egeye yüzmeye gideceğim, kullarımı selamlamaya. olimposlu bir yetim geldi, ananızı sikti dedirtmez miyiz?
neyse ciddiyet. gözlerinin kenarlarında dalgalar mı var? dese mesela, dalga dalga dalga dalgalanıyor diye murata bağlardım. galiba geçti benden böyle romantizmler. tek özlediğim şey, mutlu olduğum anları paylaştığımda bıcır bıcır konuşup benle mutlu olacak biri. epeydir de olmadığı için hayatımda, biraz ütopya gibi geliyor. hades selena falan değil. dümdüz dünyadan bahsediyorum. düz dünyadan. yoksa orda da bir hayat mı var?
demiştim sik sik konuşacağım diye. vallahi kafa sikmeye geldim bu gece. hala vazgeçmeden devam ediyorsan okumaya, inan sorgularım bi samimiyetimizi. çoktan siktir git amına koyim ne anlatıyon demeli miydin? içinde onlarca hikaye barındıran… şşşt! boş verin diyor, hikayeler falan yalan. sen gel kurttan dinle bi’ de.
sonuna kadar kalmayanlar gittiklerine göre, şimdi artık toparlayalım. buraya kadar geldiysen senden ricam, yazılarımla alakalı bana bi feedback verebilirsen sevinirim. tamamen keyfi yazmakla birlikte, ifadelerimi güçlendirmek için kullandığım biraz araç burası. o yüzden önemli dönüşün. epeydir direkt şarkı sözleriyle bir şey yazmamıştım. bu yazıda biraz zorlama olacak gibi de geldi, işte o yüzden saldım. bu saatten sonra verandamda uzanır bakarım keyfime, öyle yazarım.
içimden geldiğince, dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım bi. sahnelerde olmak, konser vermek gibi bir hayalim var yıllardır. yaptığım şarkıların buna çok da yeterli olmadığının ve bir imaj ortaya koymadığımın farkındayım ama hayaldir sonuçta. hiç dayanaksız bir hayalin olmadı mı? benim çok fazla oldu. hepsinin turşusunu kurdum, sevmediğim için de claude code ile algoritma yazıp sattım. menajerlik yapıp kendini manage edememek de benim mi kaderim? aynada sordum bu soruyu kendime. ah o güzel gözlerin, döndürüyor başımı dedi. siktir git dedim.
potansiyelini gerçekleştirememek, bir insanın en büyük laneti sanırım. içindekini, neler yapabileceğini bilip bir türlü o seviyelere çıkamamak falan. sadece hiperfokusa geçtiğim zamanlar, aşırı tatmin ediyor. ne yaptığıma bakarken kuruyorum o cümleyi: lütfen seni izlerken, hoş gör bu telaşımı.
biraz da adhd sevgili okur. bunu böyle pat diye söyleyince sanki doktordan çıkmışım da reçeteyi bloga yapıştırıyormuşum gibi oluyor ama öyle değil. hayatım boyunca “ben niye böyleyim?” diye sorduğum yerlerin çoğuna sonradan bir isim kondu. isim konunca geçiyor mu dersen geçmiyor, bi’ nevi anestezi. en fazla “ha demek o yüzdenmiş” diyorsun. bu da bazen iyileştirmiyor, sadece insanın kendine küfür etme biçimini değiştiriyor. eskiden kendime “salak mısın?” diyordum mesela. şimdi “tamam kardeşim, yürütücü işlevler yarra yemiş” diyorum. daha kibar ama aynı çaresizlik.
sıcak şarap içelim, ne de olsa vakit çok diyecek biri lazım sanırım. vakit gerçekten çok mu, onu da bilmiyorum. bazen çok varmış gibi davranıyoruz, bazen bir mesaj gelmeyince hayatın sonuna gelmiş gibi oluyoruz. ne ara bu kadar dramatik oldun amına kodumun götü dersen dramatik değilim ben. ben sadece olayları olması gerekenden biraz daha sinematik algılıyorum. kamerayı kim verdi bana bilmiyorum. içimde sürekli bir yönetmen var, “burada yakın plan alalım” diyor. abi alma amına koyim.
kime konuşsam sağır gibi geliyor bazen. herkes kendi uğultusunda. herkesin kafasında başka bir şey var. bir süre sonra insan kendi kelimelerine de acımamayı öğreniyor. bana yardım et diyesim geliyor ama kime? hangi konuda? hayatıma mı, şarkılarıma mı, uyku düzenime mi, iç sıkıntısına mı, bir türlü başlayamadığım ama başlayınca da duramadığım her şeye mi? yardım bile yardımlık. ambulansla psikologa kaldırsalar ya beni.
ben aslında yıllardır bir şeyler yazdırıyorum kendime. bana neler yazdırdın, hiç farkında mısın? bu cümlede sitem, biraz hayranlık, biraz da sinir var sanırım. çok yoruldum biraz da bundan. kendime sürekli yetişmeye çalışmaktan. geç kalmış bir insanın aceleciliği üstümde. bilmiyorum.
belki bu yüzden bu yazı biraz da yardım isteme yazısı. ama öyle dramatik, elimi alnıma koyup uzaklara baktığım bir yardım değil. daha basit. tut elimden gidelim. bu şehirde huzur yok. bunu birine söylediğimi düşün. belki sevgiliye, belki arkadaşa, belki kendime. hatta en çok kendime. tut elimden gidelim birtanem. buradan çıkalım. bu kafanın bu yapısından, odanın bu sessizliğinden, bu sessizliğin bu uğultusundan. sıcak şarap içelim, ne de olsa vakit çok.
sevgiyle.
