gönlüm durur orda

merhaba sevgili okur, iki günlük yazı ile buradayım bu sefer. sonuçta yarının ertesi var, yaremin çaresi yok. bağzı şeyleri yazmak çok da kolay olmadı fakat yazmak istedim. kişiler ve kurumlar tamamen hayal ürünü olup nöroçeşitliliğime verilmesi temenni olur. eğer okuyorsan, yayınlamaya karar vermişimdir. okumuyorsan ve ben okuyorsam da inceden gülümsüyorum hala. başlayalım mı?

bilimsel olarak bir şeye anlam yüklememiz önem haritasına göre olur. beyin her şeyi eşit olarak görmez. bazı insanlar, eşyalar, kokular, sokaklar veya şarkılar normal anılardan daha canlı kalır. mesela bir tişörtü giydiğin gün, seni arayan kişiyi, o dönemki ruh hâlini, o günkü havayı, “o zamanlar kimdim?” hissini de taşır. buna otobiyografik hafıza denir.

bağlandığımız insanları sadece sevgi nesnesi gibi yaşamayız. onlar bazen sinir sistemimiz için regülasyon kaynağı olur. birine yüklenen anlam sadece romantik değildir. beden de işin içindedir. o kişinin mesajı, sesi, varlığı, yokluğu, sinir sisteminde yükselme veya düşüş yaratabilir. nesneler için de benzer bir şey olabilir, bazı eşyalar stres anında güvenlik hissi sağlayabilir. yani kısaca o şey artık o değildir. sende temsil ettiği şeydir.

peki aşk sevgili okur? ona da bir bilimsel açıklama getirebilir miyiz dersen, en azından kendi araştırmama göre, kısmen evet diyebilirim. fmri çalışmaları, çok aşık kişilerde özellikle dopaminle ilişkili ödül ve motivasyon bölgelerinin etkinleştiğini gösterir. bu yüzden aşıkken insan mantıken saçma olduğunu bildiği bir şeyi yine de yapabilir. çünkü aşk, rasyonel analizden önce motivasyon sistemini ele geçirir. birine aşık olduğunda o kişi sende birden fazla şeyi temsil etmeye başlar. seçilmek, görülmek, kurtulmak, ait olmak, yarım kalmışlığı tamamlamak, kendinin daha iyi bir versiyonuna ulaşmak… bu noktadan sonra aşk biraz şuna döner, “ben seni mi istiyorum, yoksa senin bende açtığın ihtimali mi?” ayrıca aşkın içinde idealize etmek vardır. beyin sevilen kişinin bazı özelliklerini büyütür, bazı sorunları küçültür. bu bağ kurmayı kolaylaştıran bir mekanizmadır ama asıl sorun şurada başlar, kişinin gerçek davranışı ile sende temsil ettiği anlam tam olarak nedir?

aşkın ödül ve motivasyon sistemini çalıştırdığını düşünürsek, adhd’li bir beyinde bu bazen daha net yaşanabiliyor olabilir. çünkü beklemek zor, belirsizlik zor, yarım kalmışlık zor. bir mesaj gelmemesi sadece mesaj gelmemesi olmuyor. adhd’li bir beyin onu bazen değersizlik gibi, bazen de “yine olmadı” diye okuyor. bazı aşklar yaşandığı için büyümüyor zaten. tam yaşanamadığı için büyüyor. yarım kalan cümleler, söylenmeyen şeyler, geç kalınmış aramalar, dönülmeyen mesajlar, yanlış zamanda gelen yakınlıklar, doğru zamanda gelmeyen insanlar… beyin bunları kapatamıyor. kapatamadığı için de anlam büyüyor. anlam büyüdükçe kişi de büyüyor. sonra bir bakıyorsun, karşındaki insan, yaşadığın şeyden bile büyük.

anlamsız şekilde böyle hissediyordum ve son zamanlarda neden böyle hissettiğimi çok fazla sorguladığım bir dönemden geçerken okuduğum yazılardan bir blog yazmak istedim. yüklediğim anlamların nedenlerini, bağlanma çeşitlerini ve benzeri pek çok şeyi araştırıyorum. bir arkadaşımın “sen öyle sevip sevilmeyi özlüyorsun” demesiyle başladım aslında. idealize etmekten bahsetmiş olmam gerek yukarıda. çok şey yazınca karıştı hatlar. biraz öyle bir durum söz konusuydu. kişiye değil, bende temsil ettiği şeye anlam yüklediğimi fark ettiğimden beri bir şeyler değişti. aşkın anlamı, aşka yüklediğim anlam ve kendime ithaf ettiğim yarım kalmışlık metaforu.. o yüzden seninle de paylaşmak istedim. kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı gömdüm baş ucumda. gönlüm durur orda.

bazen nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. su üstünde durup nefes almaya çalışırken ayağımdan tutup aşağı çeken ahtapot misali bir depresyon, diğer yanda hala anlamlandıramadığım adhd serüveni. dışarıdan bakan bir insana, “amına koyim sadece sende mi var bunlar” dedirtebilir belki. dışarıdan bakan insanın anasını siktim, öldü. ağır mı oldu? bekara karı boşamak kolay lafı gibi, yaşamayana dışarıdan yorum yapmak kolay. ben de bayılmıyorum bu duruma. gerek rasyonel gerek irrasyonel olarak, şunu söyleyebilirim ki bugüne kadar nöroçeşitliliklerimin arkasına sığınmadım. nöroçeşitlilik diyorlar deliliğin yerine, uyum sağlamaya çalışıyorum. deli lafı gitmez nasıl olsa, sığmaz kanımı aşar.

bu şarkıyı dinlediysen, arkadaki köpek havlamalarını bilirsin. evde dinlediğin zaman huzur veren, dışarıda dinleyince hafif ses kıstırıp çevreyi dinleten bir etkisi var. demek istediğim şu ki, anlam bazen zamana ve mekana göre değişebiliyor. aşk da bence altı doldurulabilecek bir mekanizma değil.

genel olarak hayatımdaki insanlara kendimden daha fazla değer verme eğilimindeyim. ellilik bitirdikten sonra burada bağzı şeyleri konuşacak değilim lakin bakıldığı zaman, bağzı şeylerin beni kırdığını da söyleyebilirim. ciddi bir sene atlattım, her anında yanımda olanla, bazı anlarda kaybolanları bir tutacak halim yok tabii ki.

ayrıca bilimsel olmasa da yadsınamaz bir gerçektir ki, benim özel bir durumum var… biraz genel kültür.

gelsen ya bi’ anda, tebessüm avucumda diyebileceğim spesifik biri var da kimse siksen üstüne alınmaz. ne dopaminle ne otobiyografik hafızayla. kendi sağlığım gibi seviyorum belki de bağzı şeyleri.

canım kendim, kirpiğine takılmış… çok yol kat ettin, çok şeyle baş ettin biliyorum. birazcık daha sık dişini. o yaş canımı aşar. her ne olursa toplanırız zamanla. toplandık da zira. çok kez gömdük, çok kez durdu gönül orda. biraz da bize olsun yarının ertesi.

zira şu an bakınca, bağzı şeyleri yazmak gayet kolay oldu. yaremin çaresi yazmakmış.

sevgiyle.

By:

Posted in:


Yorum bırakın